Remember to Live: Kendi Senaryosunu Baltalayan Antagonistler

Kendi Hikayenin Kötü Karakteri Olmak: Antagonist Çelişkilerimiz

Sinemada ya da derin bir romanın sayfaları arasında gezinirken sizi en çok hangi karakterler kendine çeker? Kusursuz bir ahlaka sahip, her adımı doğru, her kararı erdemli olan o bembeyaz ana karakterler mi? Yoksa tüm o yıkıcılığının, hırslarının ve keskin öfkesinin arkasında insani bir kırılganlık, çözülmemiş bir yara barındıran o "gri" antiler mi?

Çoğumuz Joker’in deliliğindeki o trajik haklılığa, Malefiz’in ihanete uğramış kalbine ya da kendi karanlığında boğulan bir anti-kahramanın çelişkilerine gizli bir hayranlık besleriz. Çünkü siyah ya da beyaz olmak yapaydır. Gerçek insan gridedir, çelişkidedir.

Peki, kamerayı biraz kendimize çevirsek?

Hayatımızı hep bir ana karakter, her zaman haksızlığa uğrayan bir kurban ya da hikayenin mutlak "iyisi" olarak kurgulamaya çok meyilliyiz. Peki dürüst olalım hiç fark etmeden, kendi yazdığımız o muazzam senaryonun en acımasız, en yıkıcı kötü karakteri (antagonisti) haline geldiğimiz anları ne kadar görebiliyoruz?


Aynadaki O Yabancı Yüz

Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğünün ve kendi varlığını inşa etme sürecinin ağır bir sorumluluk olduğunu söyler. Bu sorumluluktan kaçmak için bazen kendimize toplumsal maskeler seçeriz. Ama bazen o maske, kendi kendimizin celladı olur.

Düşünün; ne zaman çok güzel bir şeyin eşiğine gelseniz içinizden o sessiz ses yükselmiyor mu? "Bunu hak etmiyorsun, zaten sonu kötü bitecek." Alın size mükemmel bir antagonist hamlesi. Kendi başarınızı baltaladığınızda, bir ilişkiyi tam her şey yolundayken o hiç yoktan çıkan hırçınlıklarınızla sabote ettiğinizde ya da aynaya bakıp kendinize en acımasız eleştirileri kusursuz bir soğukkanlılıkla savurduğunuzda… Aslında o an hikayenin kahramanı değil, tam karşısında duran o gölge karaktersinizdir.

Kendi kendimizin kötüsü olmak, dışarıdan gelen bir darbeden çok daha sinsidir. Çünkü zayıf noktalarını ve nereye vuracağını en iyi bilen yine kendimizizdir. Kendi içimizdeki o karanlık yönetmen, tam sahne ışıkları üzerimize parlayacakken dekoru yıkıverir.

Çelişkilerin Estetiği

Ancak bu içsel savaş, sadece bir yıkımdan ibaret değil. Tıpkı Van Gogh’un o ağır ruhsal sancıların, melankolinin ve içsel dehlizlerin içinden Yıldızlı Gece’yi doğurması gibi; insan, kendi içindeki bu "kötü" karakterle yüzleştiğinde katmanlaşır. Çelişkilerimiz bizi sığ olmaktan kurtarır, ruhumuza bir derinlik ve estetik katar.

Kendi zaaflarını, hırslarını, kıskançlıklarını ya da o bazen saklamaya çalıştığın hırçın yanlarını kabul etmek, seni hikayenin dışına itmez. Aksine, seni çok daha gerçek, çok daha sinematik bir başrol yapar. Önemli olan o içindeki antagonistin elindeki senaryoyu tamamen ele geçirmesine izin vermemek, ama onun varlığını da yok saymamaktır. O karanlık dehlizlere girmekten korkmayan insan, günün sonunda kendi ışığını da en doğru yöneten kişidir.

Bugün kendi hayat sahneni dışarıdan bir gözle izleseydin; kendine anlayan kahraman mı olurdun, yoksa en ufak hatanda seni cezalandırmaya hazır bekleyen o gölge karakter mi?


Bugün kendi hikayende kimin rolünü çalıyorsun?


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mono No Aware: Geçiciliğin Hüznü ve Güzelliği

Görmekle Susmak Arasında: Bir Kehanetin Bedeli:Kassandra’nın Laneti

Edebiyat ve Bilimin Kesiştiği Nokta: SANAT TERAPİSİ